( Bu yazı bir Karadeniz yaylalarından dönüş yazısı.Üzerinden zaman geçti ama sizlerle paylaşmak istedim.)

Eskiden kitaplar vardı adı “adab-ı muaşeret” olan. “Görgü” kitabı.Kitapda öncelikle bir sofranın nasıl kurulacağı anlatılırdı. Yani tabak nereye,çatal,kaşık, bıçak nereye konulacak. Kim nasıl oturacak sofraya ve yemek nasıl yenecek gibi şimdinin gereksiz bilgileri yer alırdı.Gereksiz zira şimdi pazar günleri sahil yoluna yayılan taban halılarının üzerinde mangal yelleyenlere bundan söz etsek ne ola ki.Hatta suçlu oluruz halkımızın ahlakına laf ettiğimiz için.Örneğin çöplerini atmamalarını söylesek bize uzaydan gelmişiz gibi bakarlar ve “sana ne lan” derler.Çok da yanlış değil. Bize ne lan.Önce kendinizi,sonra da çöplerinizi savurun.

Adab-ı muaşeret,şimdinin nezaket anlaşıdır.Kısaca yoktur.

Karadeniz yaylalarına gittik ve de dönüyoruz. Aşağılara indikce hava ısınıyor.Sadece iklim değil,insanlar da kaynamaya başlıyor.Biz de kaynıyoruz iklimi ve insanları gördükce.THY’dan bize kesilen bilette uçağın Hopa’dan kalkış saati olarak 14.00 yazıyor. Sağdan sola,soldan sağa,yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı 14.00…Ortada hiç Batum ve Havaş lafı yok.Fakat o da ne. Meğer bu 14.00 Havaş’ın Hopadan kalkış saatiymiş.Uçak Batumdan 16.00 da kalkarmış.Haydaaaa.Biz her hafta gidip gelmediğimiz için zavallı halk olarak bu şifreyi bilmediğimizden kısaca sürünmeye başlıyoruz.Fakat bu memleketin insanı olmaktan gelen bir halle,önce söylenip sonra kaderimize razı oluyoruz.Kader nedir ki?Değiştiremeyeceğin şeye teslim olmak.Teslim olduk ve THY diyeceğimize,kader dedik.

Havaş otobüsüne aldılar bizi.Uzun ve sıcak işlemlerden sonra ama otobüs kalkmıyor.Neden biz değiliz ama gelmeyen ve aranan ve bulunamayan ve geciken veya işleri uzayan bir yolcu bizleri 45 dakika bekletiyor. Sonuç,otobüsün içinde 40 kişi,çalışmayan bir klima ve hava 33 derece ve benim oturduğum sıranın arkasında 1 yaşında olduğunu tahmin ettiğim bir çocuk.Çocuğun elinde bir metal var. Vuruyor ve ses çıkarıyor.Bana iyice sıcak basıyor ama susuyorum. Çocuk da sıkıldı diye.Fakat o da ne.Oturduğum yer sallanmaya başlıyor. Çocuk benim yerimi sallıyor ve tekme atıyor.Arkama bir-iki bakıyorum,annesi anlasın diye, nerede o anne.Sonunda annesine lütfen sallamasın sırayı diyorum ve anne gayet pişkin olarak “çocuk o sallayacak” diyor.Ben de “komşu teyzeyim sizi ezerim”demiyorum da “sallamasa iyi olur” diyorum. “Git beğenemedinse başka yere otur veya özel araba tut diyor”ben deliriyorum.

Çocuklar her istediklerini “çocuk” yaftasının arkasına saklanarak yapamazlar.Eğer öyle olursa yarının canavarlarını yetiştiriyoruz demektir. “Lütfen başkalarını rahatsız etmeyelim” sözünü öğrenmeliler.Öğrenseler iyi olur falan değil,öğrenmeliler.Başkalarını rahatsız etmemek özen gösterilecek bir davranış olmalı.Demokrasi denilen şeyi de içimize sindiremememiz ve içselleştiremediğimiz bundan zaten.”Ben kalabalığım ne dersem o”, “canım öyle istedi,hadi sen bas git” işte bu küçüklerin büyümüş kalitesiz hallerinin dışa vurmuş söylemleri.

Sükunet,edep,incelik ve zerafet nezakettir.Nerede bu haller?Nezaket başkalarına incelikli davranmaktır.Nezaket başkalarına saygılı ve dikkatli davranmaktır.Şimdi bakın bakalım etrafınıza nazik insanlardan geçilmiyor değil mi?

Kısaca onlar “çocuk” değiller.Nezaketsiz annelerin,”nezaketsiz çocukları” onlar.

Kısaca diyeceğim budur.