Kaygılı olmak zor.Yani demem o ki kaygıyla yaşamak zor.Ali Poyrazoğlu son oyunu “Tak Tak Takıntı”da pek çok psikolojik sorunu irdelerken kendisi de kaygılı bir madam rolünde. İzlerken kahkahalarla güldüm. İnsan neye güler;”şu komik durum benim başıma gelmedi o’na geldi” durumuna güler. Ben ise zaman zaman izlediklerimde kendimi bulmama güldüm. Yaş ilerledikçe kaygı durumu da ilerliyor.Evden çıkıyorum,evden oldukça da uzaklaşıyorum ve birden dank!!!! “Kapıyı kilitledim mi?” Yanıtı bulmak için filmi geri sarıyorum ama o da ne? O kare eksik. Tüm film var ve benim kapıdan çıkış karem yok. Biri onu silmiş.Kilitli mi değil mi bilemiyorum ve henüz o kadar da “GA-GA “olmadığım için yoluma devam ediyorum. Arabamdan çıkıyorum ve eve geliyorum.Gecenin geç bir saatinde aklıma takılıyor “Arabayı kilitledim mi?” Gene filmi geri sarıyorum. Gene aksilik bu ya o kareyi silmişler. Kim siliyor bilemem. Neden hepsi var da o en gerekli kareler yok hiç anlayamıyorum.Oğlum gece geç geleceğini söylüyor.”Acaba nerede?” aşamasını geçtim. Şimdi “Ya başına bir iş gelirse…”deyim. Ama bunu da çok kafama takmıyorum.Çünkü yapabileceğim bir şey yok.Uyukluyorum ve sakinleştiriyorum kendimi. Kaygılarımla yaşanmaz,zira onlar benim kaygılarım ve benimle yaşayanlara da haksızlık olur.Her şeyin olduğu gibi kaygının da “çoğu zarar,azı karar” Eğer kaygılarımızı bastıramazsak,gençliğin deyimi ile “kendimizi psikopata bağlarız. Çok kaygı hoşa giden bir duygu değildir. İnsan farkında olmadan kendisini,kendisine kitler. Az kaygı tıpkı az stres gibi yaralı olabilir. İnsanı dikkatli olmaya iter.Kendimizi korumamız için gerekli mekanizmaları çalıştırır.Tıpkı streste olduğu gibi kan basıncımız yükselir,yüzümüz solar ya da kızarır,göz bebeklerimiz kocaman olur,kaslarımız gerilir….Bunlar kısa sürerse hayırlı durumlardır. Uzatırsak bu durumu, işte o zaman hastalık olur.

Ya anne ve babalar kaygılı olursa onların çocukları nasıl olur? Ben kendi adına onların çocukları olmak istemezdim.”Koşma düşersin” “Elleme kırarsın” Ama durun!!Buraya gelmeden önce bebeğin doğumundan başlayalım.Hayır olmadı gebelikten başlayalım:

Anne bir bebeği olacağını öğrendiği zaman babaya haber verir.Babanın,haberi aldıktan sonraki kan ve stres durumunu daha önce sizlere anlatmıştım o nedenle şimdi başka bir duruma geçeceğim. Baba olacağı haberini aldıktan birkaç gün sonra baba endişelenmeye başlar. Bebek onun karnında değildir ama nedense o da endişelenir. Sanki anne ona ait olan bir malı emaneten taşıyordur ve o mal “yangında ilk kurtarılacak” dır. Bu endişe durumu genellikle babaların genlerinde vardır.Eskiden teknik bu kadar gelişmemişti ama şimdi bilgi çağında yaşıyoruz ya…. Çocukların kafaları ölçülüyor,kalp ritimlerine bakılıyor,erkekse pipi boyları tespit ediliyor ve çocuğun içi dışına daha ana karnındayken çıkıyor. Biz son yıllarda bir de “KOÇ”lara merak sardık. “Doğum Koçu” var. Yalan işler bunlar. Eğer o “koç” anne yerine doğurmayacaksa ve sırf doğumda yanına girip de “ıh “diyecekse ne gerek var. Hem anneler sezeryanı tercih ediyorlar hem de “koç” ları var. Her neyse konuya dönelim..Baba ve anne endişeli bir bekleyişe girerler. Anne ne isterse anında temin edilir. Hiç üzülmesin istenir.Sırt üstü yatırılır.Olay normalden çıkar.KAYGI olur. Anne- adayları lütfen beni duyun: “ bebeğinizin olması normal bir olaydır.Abartmayın!.”

Derken bebek gelir.Zaten bebek kaygıları ile gelir.Kaygılıdır zira etrafındaki koca insanlar onun kafasının çalışmadığını düşünmektedirler. Oysa bebek onlardan daha iyi bilir neye ihtiyacı olduğunu. Üstelik anne ve babanın acemi olduğunu da bildiği için karnı acıkınca onların da anlayabileceği tek dille haber verir:Bağırmak…Etraf telaşlanır bebek bağırınca. Oysa bebek etrafında dolaşanların eteklerini çekemeyeceğine göre bağıracaktır. Beslenmek istiyor. Kaygı duyulacak bir durum yok.Memeyi emen yeni doğan karnı doyunca uyuyakalır. Anne endişelenir:”Acaba doydu mu?” Doydu. Kaygılanacak bir şey yok. Doymazsa bağırır.Anne ve babaların bilmesi gereken tek şey bebeğin onların acemiliğini bildiği için hayatı hakkında onlardan daha çok kaygılı olduğudur. Beslenmesini unuturlarsa ölür. Hayatta kalmak içgüdüsü bebeği tetikler,kaygılandırır,etrafı uyarır.

Anne ve babanın hayatı zaten artık eskisi gibi değildir. İşleri güçleri aileye yeni katılan bebeğin ihtiyaçlarını sağlamaktır. Ama bunun için geceler boyu bebeğin yatağının başında bekleyerek “Ya ben duymadan tıkanırsa” demek gerekmez. İşte o zaman sizler için kaygılanmak gerekir.Zira sizlerin karılık-kocalık,çalışma hayatındaki işiniz,arkadaşlıklarınız gibi başka rolleriniz de vardır. Çocuğunuzun tabii ki sizin yardımınıza,ilginize,sevginize ihtiyacı var. Ama onu boğmadan.Kaygılanmak daha önce de değindiğim gibi kararında olursa bizleri korur aksi hastalık olur.

Anne ve baba olmak bir sorumluluktur. Üstelik bu öylesine bir sorumluluktur ki,”Ben gidiyorum,sıkıldım.” Diyemezsiniz. (Her ne kadar diyenler varsa da..) Evcilik oyunu değil bu iş. Çocuğunuzu tabii ki besleyeceksiniz büyümesi için,onu hastalıklardan tabii ki koruyacaksınız sağlıklı olması için, ona duygularını anlatmayı, sevmeyi,sorumluluklarını,seçim yapmayı, tabii ki öğreteceksiniz. Ama onun öcüsü olarak yapamayız ki bunları. Bunları ancak ona örnek olarak gerçekleştirebiliriz. Ağlayan erkek çocuğunuza “Erkekler ağlamaz “ derseniz,ağlamanın insanca bir duygunun dışa vurumu olduğunu nasıl öğrenecek.. Bir sorunla karşılaştığı zaman “Ben hallederim “ derseniz çözmeyi nasıl öğrenecek. Boynuna sarılıp,ona sevgiyi göstermezseniz ,sevgisini göstermeyi nereden bilecek.Çocuklarımız için kaygı duymamız ne kadar doğalsa,2 yaşına gelmiş olan çocuğumuza kaygılarımızın sonunda “ya boğazına kaçarsa “ diye leblebi vermememiz de o kadar antika.

Sonuç olarak,aşırı kaygılı ve korumacı aile ortamlarında yetişen çocuklar,büyüdükleri zaman kendilerini fark edemeyen bireyler oluyorlar.Kendilerinin farkına varamadıkları içinde yaşamlarındaki olumlu değişimleri gerçekleştirmeleri zor oluyor.Yarının donanımsız bireyleri,bugünün aşırı kaygılı anne ve babalarının çocukları.(Etrafınıza göz atın isterseniz.)

Sana güveniyorum ama….” veya…” Ne yapıyorsam senin için yapıyorum….” ile başlayan cümleler bana hiç iyi gelmez. Bu cümleler hep kısıtlama ile biter. Savunucu kısıtlama. Karşındakini severMİŞ gibi yapan kısıtlamalar. Çocuklarınıza “Büyüyünce yaparsın,” veya “Büyüyünce beni anlarsın..”gibi saçma laflar etmeyin. Onlar büyüdü de siz farkında değilsiniz. Geçen günlerde “Küresel Isınma “konusunda 12-18 yaş arası öğrencilerin katıldığı bir oturumda öğrencilerden biri söz aldı ve “Büyükleri eğitmek gerek”dedi.

Sizlere kaygılarınız konusunda bu kadar ahkam kestiğime göre ben ne yapıyorum diye merak ediyor olabilirsiniz. Çok basit. Kaygılanmıyorum. Sadece haftada 3-4 kere “oğlum sınavlara çalışıyorsun değil mi? “diye soruyorum. Kaygılanmıyorum canım,merak ediyorum.